Öyle hassas yaratıklarız işte…
Zamanı kayıp sulara gömmek için uğraşmıyorum artık. İpsiz bir kuyunun içine düşmek için haşin bir çaba içinde değilim. Gayet sakin, gayet fikrime saklı ve sanki biraz ışıklıyım.Sanki…
.
Yalnızlıktan hiçbir cahil korkmaz, her bilirkişinin en büyük korkusudur sessiz odalar. Kelimeleri üst üste getiremeyen insanların, insan biriktirme derdi çokta olmaz. O en çok dinletenler yok mu, işte onlar gerçek öksüzler ve yetimler.
Oysa dinleseler rüzgarın şu tatlı şarkısını hiçbir fırtınaya meyil etmez insanlar. Öyle ki durmak dinlemek sanki korkulu bir rüya. Yalnızca bir defa durmak ve bir an hissetmek olsa cebimde, öyle dikkatli harcarım ki… Öyle dikkatli ve korkakça.
Gülünç işte… İnsan deyince gülmemek elde değil zaten. Olmayan iradesinin azmiyle yaşayıp, ona mahkum başka bir cins mahlukat var mıdır acaba!
…Ve konuşacak başka hiçbir şey kalmamış gibi bizden bahsetmek değil mi… Kızan olur eminim bunları duyunca.Ancak eğer soru buysa cevabı evet.Fakat bilinçli bir onay bu.Konuşacak başka bir şey kalamadı ne yazık ki..Son yaşananlar ki ,insanoğlu genelde sondadır, bu noktaya sürüklenmeme yardımcı olmuştur. İnsanı, seni, ,beni ,ruhumu, ruhumuzu, sizi ,bizi ve insandan türeyen her türlü canlı ve kavramı düşünürken yoruluyorum. Nasıl bu kadar bunaltıcı ve tek düze olabiliyoruz acaba,merak içindeyim? Öyle yüce ancak öyle aciz bir irade. Yazık mı acaba , yoksa keyfi burada mı? Aptallık bazen tatlı oluyor demek ki…
Peki gömebilir mi insan yaşananları. Silebilir mi yahut küçük bir kutuya kapatabilir mi bir daha açmamak üzere tüm geçmişi? Öyle hassas yaratıklarız işte. Bir acı bir acıtmanın habercisidir. Bir yalnızlık bir diğerinin bağı ve bir diğerinin yaratıcısı… Hiçbir yalnız yoktur ki bir başına bırakmayı bilmesin. Acımadan acıtmaksa yalnızca lüzumsuzların bileceği bir yol. Tek kelimeyle yıkarız bütün bir binayı, en güzel daireyi yakarız, en güzel adamı harcayıp en güzel kadını kanatırız ve sonra da arda bakmamasını öğreniriz, acı ve kadim bir şekilde. Sanki biraz büyüyoruzdur ya da hayır büyümekten ziyade eskiyoruz belk . Kirlenip yüksek sıcaklıkta soluyoruz. Solduruyorlar, en önce bunu öğretiyorlar kanlı canlı bedenlerimize.
Sonra bir adamın yahut bir kadının sırtını görmeye alışıyoruz. Sanıyoruz ki hep böyle yapılır, sonra biz de sergiliyoruz o müthiş gövdenin ardını.
Hiçbir adamın ya da kadının sırtında yüzünü gördün mü…
Hiç o yüze bakıp, kendini nasıl da terk ettiğini bildin mi…
Nasıl bir uzun yola bıraktığını suretini ve buna nasıl cesaret ettiğini hatırladın mı…
Yaşanır ve biter.Geriye yalnızca boşluk ve sessizlik kalır.Kıvamı oldukça katı olsa da çözünmesi için ne bir taş, ne bir kaya ne de bir ateş fayda olur.Sonrasında içine sızdığın geçmişten geleceğe doğru çekilirsin.Bir başka gövdenin bambaşka yüzünde kaybettiğin yüzünü bulur sevinirsin. Yeniden aynı yerdesindir. Yeniden kendine ait olan bir başkasında, bir başkası sende ve sen tam olarak nerdesin yine bilemezsin…
Tanıdık bir kayıp, tanıdık bir buluş, tanıdık bir koku, bildik bir bakışa kapılır ve zannedersin ki kaldığın yerdesin. Oysa insan asla kaldığı yerden devam etmez. İnsan zamanın bir tür kulu ve o daimi bir yolculuk. Kaldığın yer en fazla andığından ötesi olamaz. Durduğun yer yalnızca geçmişi ziyaretten ibaret kalır. Sen hep gidiştesindir, hep yoldasındır. İnsan hep ilersindedir,anın ve olanların.Engel işgal etmedikçe tıkanmazsın!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder