13 Şubat 2009 Cuma

Ve Sen de Biliyorsun!




Bir güneşin battığını görüyorum,görüyor musun?
Bir adamın öldüğünü bir kadına sıkışarak can verdiğini biliyorum,
Ve sen de biliyorsun!
Bir şefkatin yandğını görüyorum,görüyor musun?
Usul bir denizin kendi fırtınasında boğulduğunu biliyorum,
Ve sen de biliyorsun!
Bir çift göz gördüğümü anımsıyorum,görmüşmüydün?
Zamanlardan bir zaman sevdiğimi,saflığıyla arındığımı biliyorum,
Ve sen de biliyorsun!
Ve sen de biliyorsun sonu gelmeyecek bu sahte kürek çekmelerinin
Sen bir nadidesin,özünden hangi güne dek kaçabilirsin!
Savur kendini dağıt şimdi beş paraya ve inanma tabi aciz feryatların hırçın yakarışlarına!

Ellerimiz bıçaktı belki ;ama bilmişti okşamasını unutma!
Kime diyorsun desene,
Hangi ak buluta hangi yağmursun sen desene!
Desene çok karaladım,çok kararttım bu gümüşü,
Sebebi sendin şimdi senden çoktan çıktım desene!
Okşamadık biz,vurduk birbirimizi yaktık göz yaşına bakmadan,
Bembeyaz kefenlerimizi bile kanattık biz desene!

Ya da sus sen!
Anlatıyorum ben bir bir hece hece!

Ey güzel sevgili...
Sen ki bir bahardın ve çok sevdiğim bir çiçek
Benim ol istedikçe öldürdüğüm bir kafirdi şu bedende!
Ve ben şimdi o kafiri özlüyorum sefilce...
Nefesindeyken olamadığım aşkım şimdi,
Sen beklemeyi bıraktın belki
Terkettiğin durakta yerini ben dolduruyorum hiç merak etme!!

12 Şubat 2009 Perşembe

Kasabanın Acısını Çıkarıyorlar




Kasabanın acısını çıkarıyorlar
Küçük yerlerin sultanları fakirleşiyor her gün şefkatten!
Gün geçtikçe küçülen yıldızların azizlerin olduğu söyleniyor
Hepsi öldü mü yoksa teker teker!
Kadim dostlar sözün ilk hecesinde ,
Yalnızlık kavimleri cümlenin bittiği yer...
İçine girdikçe bir muhabbetin eşiğinden dönüyorsun usulca
Yansımalarının da sanrıları olduğunu görüyorsun!
Adına yazıyorlar birtakım düşleri
Sen bir karalamsın not defterlerinde ...
Çok konuşuyorlar ve edebin hakimi oluyor her süzük!
Tavandan bakamazsın yıldızlara
Biraz daha aşağıda durursan göreceksin ışığını
Ve o zaman seveceksin belki de sığınmayı bir parıltıya..
Düşler kuracaksın bu sığ seferlerde
Belki köşeyi dönemeden vuracaklar seni bir kez daha sulh ile!
Seni yine senin aşkınla boğacaklar belki de...
Ver!O da onların olsun!
Aşkı da hakları bilsinler
Safirden köşklerine gömsünler onu da!
Pırıltılar içinde,söndürsünler aydınlığını!
Ver!Saçlarını da ver onlara
Dolasınlar ellerine,avuçlarına sarsınlar
Bir serenatı bin küfür gibi okusunlar kalbine..
Ver!Gözlerini de ver onlara
Biraz da seninle baksınlar dünyaya
Oysa manzara aynı,çerçeve değişmiş ne yazar!
Fikir aynı,zikire hükmetmişsin nereye kadar!
Bırak oldukları yerde, oldukları gibi kalsınlar en güzeli...
Onlar kasabanın acısını çıkarıyorlar azizler ölürken!

9 Şubat 2009 Pazartesi

Gümüş Bedenlerin Hikayesi




Hiç istemediğin bir şehrin, hiç sevemediğin sesleri
Köşe başı kaçakları, hayatından sokaklara akanların yaladığı caddeler!
Caddeleri aydınlatan sokak lambaları yüzleri de aydınlatabilseydi ya!
Hangi sokak kime çıkar,
Hangi caddenin adı bir anı travması yaşatır ki
Gözbebeklerimden yanaklarıma doğru süzülen çığlıklar bu denli koyu…
Peki ya hangi el temiz şimdi?
Hepimiz yağan yağmurda, çamur tarlasında kaçışıyoruz ya bir yerlere…
Oysa her yüzde bir asalet her bedende bir saadet
Sanki kır çiçekleri kokluyoruz ya kadimce!

Ağır ağır kapanıyor bu defter…
Her sayfasını düne hediye ettiğim,
Gümüş bedenlerin hikayesinin altında kaldı kelimler…
Bu acizlik horgörülmüşlüğün kefili…
Belki de bedeli ödetiliyordur sessizce…
Kimliksiz hayırseverler çıkmıştır kabuğundan
Geçmiş günahlarından arınmışçasına ve bir de ezelden masummuş gibi…

Sırtını verdiğin soğuk bedenlerin sıcak ruhlarının olmasını beklemekte ne kadar da saftık…
Fazla yeşil çam kokusu kaçmıştı genzimize
Boğulmadan su içmeye çalışıyorduk ki sanki bir sanattı ölmeden yaşamak…
Film karelerini sildik zekice, yerine sahneler koyduk ağır romanlardan
Bu da kurtarmıyorsa, ne alırdı ki sancıyı..
Daha ne kadar yaşanır ki bu aymaz akıllarla, daha kaç sokak geride bırakabilirsin sinsice
Ve adını anmadığın, sefaletinin bekçileri olmuş bebeklerini kimlere parçalatmak istersin ki
Ellerin kana doymasın daha,
Daha çok erken…

Oysa ne hoş bir edası vardı rüzgarın salıntısının
O ne ferah bir öğüt ne camdan bir kalpti…
Her kelimenin bir şarkısı vardı dilinde
Ve sen dinleyemeden güneş açtı uçsuz bucaksız kalbinde
Farklı kutuplarda can buluyordunuz ya
Sen aylarca geceye gömülmüştün şimdi ,
Oysa hiç bitmeyen bir sabahın tatlı dilinde esiyordu usulca!

8 Şubat 2009 Pazar

Çalıntı!



Şu ışık saçan şey de ne?
Yoksa yanıyor mu o çok uzakta sandığım bahçenin canımdan güzel gülleri!
Ne kadar da içerimde, nasıl da sindi şu koku üzerime…

Yanmışız belli! Kıvranmışız çok ve ağlamışız yastıklar ucuz sürme kokana kadar…
Şu kumların içinden çıkılmıştı yola, şurada ki asfaltta bir nefes ara verilmişti ucuz aşklara…
Sözde hiç acımayacaktı bu defa, bu defa hiç yorulmayacaktık sözde…
Sözde kolaydı, şu palavradan sevdanın lüks seyahatleri!

Yeniden başımızı kaldırdığımızda yer değiştirmişti güneş ve ay
Gün ve gece…
Rüyalar, kabuslarla buluşup uğurluyorlardı uykuları…
Satılmıştı uykularda çok çok ucuza!
Tek mabedimizdi ya şu kararmış retina…

Aranıp duruyorduk kuru kuruya
Çalıntı malın hükmü olmaz ki unutmamak gerek lanetini!
Ne kaldı şu çemberin içinde aitliğine nail olduğum…
Bir çift gözse ki baksa da görmüyor belli
Ellerimse ki deli başım arasında
Aklımdıysa medet umduğum göçeli çok olmuş buralardan…
Bir bedense ki kuru gürültü,
Şeytanın tapınağı!
Ne de olsa acizlikle avutulmuş insan evladı armağan diye!
Çalıntı malları bilmiş hep helaldir diye!
Satmış sonra da bir çürük elmayı iki dirhem bir çekirdeğe!