
Kim bilir kaç defa yazboz tahtasına döndü buraları
Hep aynı hikayeyi yazıp, silmekten yorulan kollarıma mı üzülmeli
Yoksa ağlayan kağıdın kararmış sıfatına mı!
Aynı bahçede hep aynı zehirli dala tutunmayı başarmanın
Ve derinde değil de hep sığ kenarlıkta boğulmanın becerisinin
İnsana yaşattığı kefaletsiz acının, aptallığa vurması yüzünü…
Sanki körmüşçesine ve bir o kadar da net görmüşçesine sonunu
Gözyaşlarıyla tutunmak sonun kaçınılmaz felaketine…
Kitlenip kalarak sözde masumiyetin kilden odasına
Yalnızca izlemek kemirgenlerin parçaladığı duvarların yalanlarını
Ve yalnızca bir tutam sıcak düşün hatrına inanmak farelerin soluk nefesine…
Bir tutam çocukluk hevesinin peşinden düşmek yollara
Ve dikilmek karşısına, karşılıksız sevdanın
Bir gece vakti, tamıyla yirmi dört saatin eşiğinde vurulmak alnından
Sen çelikten sanarken bedenini ve lastikten ucuz sevdayken sizinkiler!
Son nefesini bırakmak yollara…
Ve yıkıldı masumiyetin çelimsiz bedeni kaldırımlarda...
Kaldırımlar katil, şehir yardım ve yatakçı oldu işte.
Üzerinden geçtiler masumiyetin
Kaç tabanın adi köselesine maruz kaldı kim bilir!
Kaç defa dirilir zannederken yüzyıllık hasreti
Armağan edemedi yeniden aciz insanların mahkum dünyasına kendisini…
Ve yıkıldı masumiyetin çelimsiz bedeni kaldırımlarda…
Kucak açıp bekleyenlere, ölümsüzlük armağan edenlere
Kendine sığamayıp ona taşanlara, kınasıyla eli belinde bekleyenlere
Ve kaçanlara, korkaklara armağan olsun şimdi ölüsü!
Yıkıldı masumiyetin çelimsiz bedeni kaldırımlarda!




