26 Nisan 2010 Pazartesi

Ne önemi var

Göstermek zorunda mıyım sana gerçeklerimi
Bilmek zorunda mısınız her şeyi?
Böyle kurcalayınca ne oluyor sanıyorsunuz,
Daha mı güzelsiniz şimdi
Ya da dürüstlük istediniz diye
Daha mı dürüst bilmeliyim sizi?
İnanmalı mıyım size?

Ne önemi var...

Buruk buruk bir kenarda oturmamın
Ya da ne önemi olabilir ki
Herhangi bir bankın üzerindeki adının...
Ne yapabilir ki bana şuncacık harfler!
Zafer kazandığınızı mı sanıyorsunuz?

Acı içinde yanılmakla yüzleştiğinde göreceksin
Acı içinde seninle nasıl yüzleştiğimi...

Kokular ve tatlar geçersiz tanıklar artık,
Sen yaşlandıkça, onlar da eskiyorlar...

24 Nisan 2010 Cumartesi

Bir cumartesi gecesi kararırsa ne olur?

Bir cumartesi gecesi kararırsa ne olur?
Ilık rüzgar keserse etlerini,
Saçlarını yolarsa yıldızlar
Kim dağıtır bu sisli çığlıkları?

Ter dökmüyor artık hiçbir hayat bir başka hayat için!

Sakladığımız ruhlar,
Şu bedenlerimizde sonsuz denizlerden derin
Şu kısacık hayatlarmızın içine saklanmış kayıplar,
Kaybolanlar...

Sisle beraber doğar mı güneş?
Cevabını bildiğimiz soruları sormaktan vazgeçmeyiz,
Biz umut bağımlıları, biz güz arsızları
Hep bekleriz,
Hep daha ilerde durur ancak daha geriden takip ederiz.

Bir cumartesi gecesi diyorum,
Susarsa herkes ve sen konuşursan yalnızca
Yahut yalnızca ben seni duyarsam ne olur?
Tüm inciler dökülür, bütün camlar parçalanır
Ve tamamı sen olursun tüm kırıklıkların
Tamamı sensin, yokluklarımın
Ve sen hiçbir şeysin aslında
Ben seni değil, beni özlüyorum!
Bu kadar bencil olmayı biliyorum artık,
Bu kadar arsız!

Bir beden özlenmez, kimse kemiği ve deriyi özlemez
Herkes soyutu özler, çoğu zaman anlayamaz bile neyi aradığını,
Neyi kaybettiğini anlamaz çoğu zaman.
Bir cumartesi gecesi karardığında görür
Neyi, nerede, ne için, nasıl kaybettiğini...

Şimdi bir cumartesi gecesi kararırsa ne olur?

Ne dünya yıkılır, ne de sen altında kalırsın,
Yalnızca geçer gidersin,
Kendi toprağından havalanan tozları yutarak...
O sisli denizi içine çekersin ve susup dinlemeye devam edersin
Ta ki susuncaya dek,
Ta ki sen dinlemeyi bırakıncaya kadar...

15 Nisan 2010 Perşembe

İçime işleyen bu körlük...

Bazen bildiğin gibi değildir hiçbir şey ve hiçbir yer.Boşluğunun gölgesi bile korkutur adamı, ıskalatır sana bir çok dünyayı.Bir başına ve küçücük hissettiğin olmuş mudur mesela hiç?Ama öyle gerçek ve öyle kaçınılmazca tek hissettiğin olmuş mudur?Manasızlaşır mı hiç olan ve olmayanlar…

Gözyaşlarının içine bir yerlere sıkıştığı olmuş mudur ve içini delercesine oralarda kaynadığı ve kalbinde, ruhunda kocaman bir delik açtığı …

Deliriyorum işte, sonunda oluyor, sonunda anlıyorum ve deliriyorum ve nedense bu beni hiç korkutmuyor, kaybedecek hiçbir şeyin mi anlamı yok ya da anlamlandırılamaz mı varolanlar arasında bazıları ? Demek ki sıkıldım bu güzel bahar günü, renkleri ve kokuları hissedemeyecek kadar yorgun, tek ama hala güçlü hissediyorum!

Hayır yalan söylüyorum, güçlü hissettiğim falan yok, tek hissettiğim, hissizleşmekten başka bir şey değil. Sizin tam da tersinize, kazandıklarınız kaybettiklerimin aynası misali iki tarafıma boylu boyunca uzanmış.

Yani ben şimdi ya tam da bu dünyanın adamı oluyorum, şefkat ve merhametten uzak ya da bambaşka bir dünyanın ruhu içime siniyor da maddelerden kaçınıyorum. İçime işleyen bu körlük, ruhumu benden kaçıran bu taş duvarlık, işte beni bana acınır kılan tam da bu!

10 Nisan 2010 Cumartesi

Pamuk Prenses

Burada bir yokuş uzanıyor pamuk prenses
Yokuşun üzerinde dikenler
Dikenlerin tepesinde güller yatıyor
Gülleri koklayan yağmur damlaları
Onlar kimin gözyaşları?

Saadeti kumar oyunlarına benzetiyorlar
Zarlar hep aynı elde can veriyor
Köpüklenmiş yaşamlarımız, kitlenen gözler
Anlam veremediğim bir uyanış bu sabah
Yedi cücüleri özleyişim, zehirli elmaya susayışım,
Bilmediğim bir sefilliğe gözlerimi açışım
Sonra o sefillerden oluşum aniden
Ve aniden kıvranışım, kıvranışımız
Nefes almak için savaşımız

Bu renk oluyor sonra her yer
Böyle bir buğuya doyuyor sokaklar
Sana doyuyor , bana doyuyor
Hem de biz acıktıkça oluyor tüm bunlar...

Yani anlıyor musun, pamuk prenses
Pamuk kadar beyaz olman da yetmiyor
Isırdığın elma, soyundan ademe hediye olan hani,
Hani şu boynumuza borç kalan
O günden gayrı seni ancak bir oğlan öpüyor da öyle can buluyorsun
Oğlan acıkmadıkça öpmüyor da ,
Sonra sen sonsuz bir uykuda mahkum kalıyorsun
Sen bir prensessin ve cadı olamıyorsun!

23 Mart 2010 Salı

bir kaç not

Bu bir tür pişmanlık
Elinde olmayana sebeplerin pişmanlığı
Bir tür kaçış,
Yeterince yorulduğunda yeniden hazır olunacak...

*****

Hiç bir gölün adı deniz olmadı
Senin denizin bana göl
Benim gölüm sana bir avuç birikinti
Ve şimdi bir gölden ve şu manasız birikintiden
Hiç doğar mı sonsuz okyanuslar...

*****

Cam gibisin ve ben seni kırmak için sabırsızlanıyorum
Ve sonra birileri yapıştırmalı, eğri büğrü belki
Ama hiç kimse cam gibi olmamalı,
Dümdüz ve pürüzsüz...

*****

Üşüyorum....neden?
Penceren açık
Üşüyorum, hala ....neden?
Penceren kapalı
Üşüyorum, yine....neden?
Çünkü üşümek istiyorsun.

*****

Seni unutmak
Eklemlerinin ne işe yaradığını, kollarının sarışını
Ve gözlerinin nasıl baktığını unutmak
Ve hatta yüzünü
Oysa her gün aynı yerde uyanıyorum
İlk seni görüyorum,
Her sabah sendeyim,
Yıkıyorum,değiştiriyorum,boyuyorum
Ama gel gör ki seni yine de unuttum
Hem de bazıları hala beni hatırlarken!

*****

Şu sessizliğe bak
Gerçekten yalnız olmayı biliyorsun
Kuma gömülü içinde ki bulutlar,
Hiç çıkmayacaklar mı güneşe
Ayaz görmeyecekler miartık,
Yağmur damlasıyla gülmeyecekler mi,
Doymak ya da susamak yok mu arık?
Yıkıldı mı gerçekten şu mabed,
Kör mü oldun sen?
Kırmızıyı mora mı gömdün...

18 Mart 2010 Perşembe

Oysa insan hala

Bu cuma akşamı yanan muma isim veriyorum
Dile getiremediğim bir ad alıyor alevi
O eridikçe ben donuyorum
Soğuk bir güneş gibiyim

Kuma gömülü kafasını ellerime alıyorum
Kafatası öyle güzel ki,
Koparsam benle yaşasa
Bedenini bırakıp yalnızca gözleriyle uyusak

Bir denizi diğerine kavuşturmaya uğraşmak
Geçen yılları geçti saymadan,
Değişen yüzleri görmeden
Ve kabullenmeden ne kadar geç kalındığını
Uğraşmak…
Sonu olmayan bir maceraya son yazabileceğini sanmak
Yaşarken bu kadar hayal etseydik,
Bir rüyada son bulurdu kahkahalarımız.

Çok ciddiye almadan çok vazgeçmeden
Çok savurmadan zamanı, çok planlamadan…
Bir nefeste ayırmak bedenini gövdesinden dünyanın
Denizlerinde, ormanlarında, dağlarında yaşamak
Deniz hala deniz gibiyken, orman hala orman
Ve insan hala insanken…

Oysa insan hala…

14 Mart 2010 Pazar

Yazan, kaybedecek zamanı olduğunu sanan kadın...

Tozlu sayfaların arasından çıkarttığım anılarım. Çıkarttığım benler.Geçen zamanın bazen ne kadar şakacı olduğunu düşünüyorum.Eşek şakası kıvamını hiç bozmuyor anlaşılan.
Nasıl oluyor da bu kadar lezzetli oluyor bu hayat ve nasıl oluyor da gözyaşları bile keyifli geliyor bazen insana…

Öylece yüksekçe bir uçurumdan atlayıp uçmak istiyorum.Özgür olmak, hatta belki insan olmak bile istemiyorum o an. O kadar tıkandım ki…Anlaşılan yaşamaya ihtiyacım var, öyle diyorlar.Öyle galiba.

Sessiz ve uğurlu bir gece bu, öyle hissediyorum.Yarın sabah her şey şimdikinden daha güzel olacak ve aslında şimdi de fena sayılmaz. Ancak içimden geçenleri hiçbir zaman tam anlamıyla olması gerektiği gibi anlatamayacağım.Mutlaka kurgulanacak, değişecek ve bazen benim olmaktan bile çıkacak ancak yine de içim biraz böyle işte.

Ve bu kadar rahatsız eden tek şey, buraların bazen çok sessiz olması.Her şeyin anlamını kaybedecek kadar sessiz ve durağan.Zaman durmuyor belki ama ben duruyorum öyle anlarda.Bazen kelimleri kaybediyor ve günleri unutuyorum ve saatleri de tabi.Mesela hangisinin daha gerçek olduğunu anlamakta zorlandığım bir gün ananemin ölüm haberini aldım.İşte o günden beri, bu kadar sessiz geçen her zaman tedirgin edici ve anlamsız oluyor.
Kaybedecek o kadar da çok zamanımız yok, hem de hiç birimizin.Fakat ben hala bildiğim bu durumun farkına varamadım.

Yazan,

Kaybedecek zamanları olduğunu sana kadın…