6 Şubat 2009 Cuma

Masumiyetin Çelimsiz Bedeni



Kim bilir kaç defa yazboz tahtasına döndü buraları
Hep aynı hikayeyi yazıp, silmekten yorulan kollarıma mı üzülmeli
Yoksa ağlayan kağıdın kararmış sıfatına mı!

Aynı bahçede hep aynı zehirli dala tutunmayı başarmanın
Ve derinde değil de hep sığ kenarlıkta boğulmanın becerisinin
İnsana yaşattığı kefaletsiz acının, aptallığa vurması yüzünü…

Sanki körmüşçesine ve bir o kadar da net görmüşçesine sonunu
Gözyaşlarıyla tutunmak sonun kaçınılmaz felaketine…

Kitlenip kalarak sözde masumiyetin kilden odasına
Yalnızca izlemek kemirgenlerin parçaladığı duvarların yalanlarını
Ve yalnızca bir tutam sıcak düşün hatrına inanmak farelerin soluk nefesine…

Bir tutam çocukluk hevesinin peşinden düşmek yollara
Ve dikilmek karşısına, karşılıksız sevdanın
Bir gece vakti, tamıyla yirmi dört saatin eşiğinde vurulmak alnından
Sen çelikten sanarken bedenini ve lastikten ucuz sevdayken sizinkiler!
Son nefesini bırakmak yollara…

Ve yıkıldı masumiyetin çelimsiz bedeni kaldırımlarda...
Kaldırımlar katil, şehir yardım ve yatakçı oldu işte.
Üzerinden geçtiler masumiyetin
Kaç tabanın adi köselesine maruz kaldı kim bilir!
Kaç defa dirilir zannederken yüzyıllık hasreti
Armağan edemedi yeniden aciz insanların mahkum dünyasına kendisini…

Ve yıkıldı masumiyetin çelimsiz bedeni kaldırımlarda…
Kucak açıp bekleyenlere, ölümsüzlük armağan edenlere
Kendine sığamayıp ona taşanlara, kınasıyla eli belinde bekleyenlere
Ve kaçanlara, korkaklara armağan olsun şimdi ölüsü!

Yıkıldı masumiyetin çelimsiz bedeni kaldırımlarda!

5 Şubat 2009 Perşembe

Benliğinde Tanımlar




Kum…
Yargılamıyorum.
Güneş…
Bazen sıcacıkken bu defa da nefes alamıyoruz…
Sesler…
Duyduğumuzu zannediyoruzdur, belki yalnızca boşluğun yankısı…
Kaçış…
Yüzüstü bırakmak ve hala dimdik durabilmek…
Bakışlar…
En sevdiğinin ki bile bazen bir hançerse, körlük bir nimet belki…
Sözler…
Umduğunda bulduğun karşılıksız küfürler…
İhanet…
Sessiz gecenin örtüsünün gün ışığının yırtıcı aydınlığına malup olması…
Vicdan…
Azabından kuruduğun, yerle bir ettiğin hayatların kabuslarında ki fotoğrafları
Ten…
Buz gibi ve lüzumsuz…
Gözyaşı…
Yanlışının kabulü ya da pişmanlık değil de, vicdana temas muhabbeti…
Düşünce…
Soyut bir dünyada ,cennet gibi bir hayatın sebebi..
İkrar…
Dürüstlüğünü göstermek isterken, yalanlarını kanıtlamak…
Deniz…
Kurtuluşunun, sonsuz kucağı…
Gökyüzü…
Yeryüzünden uzak ve daha az çukurla dolu…
Yıldızlar…
Ta ki onlar gibi parlayana dek…

MEC



Sakil ve uygunsuz..
Bunaltıcı sesi ve cümlesiz halleri
Bir gün belki de yorulacaktı insancıklar yalandan ölümlerden
Sadece bir tül kadar asil zannederken kendini
İçi dışı bir,bir hayvan olma yolundaydılar…

Fırtınanın sağlığına…
Boz günlerin ve öyle zannedilen ki şerefin …
Dibine vurduğunda belki görülecektir
Çöken asaletin küflenmiş derisi…
Mec etmişlerdi biz susarken,
Koyu koyu yalanlar ve gizlenesi namert namuslar

Kus şimdi bütün gücünü..
Sözde büyük büyük müptelaların vardı ya
Onlar hazır etmişlerdi seni bu namert sofranın gülü olmaya

Şimdi sızan şeyin adını verin bana
Ne intikam kadar ateş var ne baş okşayacak kadar şefkat!
Ne kahkahalar attıracak bir comedi bu,
Ne elleri kanlı bir trajedinin son sahnesi..
Bu yalnızca boş bir sahnenin, havalanmış toz bulutu…
Kör gözlerin görebileceği işte en fazla bu !

4 Şubat 2009 Çarşamba

KÜÇÜK BALIK



İçine düşmeyecektik bu kuyunun
Suyu kirli,dünyası kayalık ve soğuk!
Sızmayacaktık içine yumrukların
Dolmadan boşaldı bu kap…
Unutulduk derinin ve karanlığın saflarında
Aydındı nasıl da her yer..
Gündüzler,geceleri kıskanıyordu
Geceler ışıl ışıl,geceler uzun ve aydın…
Kim derdi ki bir taşa takılıp düşeriz diye
Bir taş ki göz göre göre yardı dizlerimizi
Olmayacaktı işte!
Duyulmamalıydı güzel seslerin hırçın sevdaların gözyaşları
Acıdıkça acıdın, acıdıkça acıttılar!
Kanatıyorlardı düşlerini
Ve ben izlerken sanki bir devrin ıssızlığa gömülüşünü
Çalıntı umutlarımdı başrollerin ekmekleri…
Keyfe keder, yalnızlığa değerdi her şey
Şimdi de yalnızlık bir kader kadar gerçek bir mahkumiyet
Sonsuzluğun ışığını görmekten çok uzakta, ki yarını görmek bile işkenceyken bazen…
Sonu gelmeyen cümlelerin içinde
Hep bilinmeyenle dost, hep olmayana aşık
Olamayana ya da!
Bir düş oyunu tüm bunlar, çakıldığım yer gerçeğin sıfatıydı
Rüyalarından ,kabuslarına uyanırken gecenin bir yarısı
Yeniden boşluğu kokluyordun,kollarında ve süzgeçlerinde
Süzgeçlerindi aşkı sana solutan ve sen bir deniz kızı değildin
Okyanusundun ve içindeydin sonsuzluğun ta ki dalgalar seni kıyıya vurana dek!
Çırpınarak ,kendini bir deniz kızı sanarak öldün sen.
Ve uyandın bir sabah
Bedenini dışardan gördün ilk defa..
Küçük bir balıktın ,okyanus kusmuştu seni
Ve kokuyordun acı acı…
Birilerinin kanı seninkine karışmıştı
Ve bir deniz kızı değildin sen
Süzgeçlerindi aşkı sana solutan!

3 Şubat 2009 Salı

DİLBER



Dilber yanına bırakmış ruhunu.
Haset eden güleç bir suratı da var.
Önce korkutan sonra ısıtan ardından ateşe veren bir güneş.
Öyle bir güneş ki sıcağında boğulurken
Yokluğunda buzdan parçalar indiriyor ruhlara.
Dilber güneşi bu kadar olsa gerek.

Bir tür mahkumiyet ilan edilmiş bedenlerinde.
Gardı olan olsaydı çürümezdi şu çalılıkların ardında.
Kaybolunan orman,lanetin pençesinde kavruluyor yıllardır.
Dilberin kral olduğu ülkenin adı bu orman.
Çalılıklar hapis,toprak sanki bir bataklık...

Kaçacak yerler yine kendi içine dönüyor.
Gökyüzü yardımcı olmalı diye beklerken
Kuzey ve güney birbirini yalanlıyor.
Tek iş beklemek şimdi.
Güneş battığı yerden yeniden doğacak diye.
Korkmak faydasız,
Bedenin kıyameti güneşin eline düştüğü gün!

12 Ocak 2009 Pazartesi

Köşelerimi Kaparken




Kabuslarımın en soğuk anlarında intikam öyle sıcak doluyor ki boynumdan ve sinsi haberlerini fısıldamak için hiç gecikmiyor.Soğuk ve katıksız bir donukluk içinde kaçırıyorum aklımı belki de...İyi niyetime sığınıyorum ve kavuruyorum o hainlikeleri kendi içimde.Küllerini bile saklamıyorum.Yoksa kime kalırdı ki şu sokaklar.Yalnızca ben ve tanımadığım diğerleri.Ne kadar yaşanmış sayardım ki anlarımı.Şu içimde ki acı bağımlılığı gün geçtikçe hastalığını yitirip normalleşiyor...


Kendimden uzaklaşmadan ancak çok da benle olamadan aynala buluşuyorum her sabah.Günün akşamı,gecenin körü,sonra ışıldayan yeni günün aydınlık ve bir o kadar da boğuk sabahı.Kabuslar hiç durmadan izimde.İçimde öyle korkunç düşler barınıyor ki tek nefeste satabilirim hepsini,şu aciz dünyalılara(en az benim kadar).

...Ve kusursuz hafızam,kusurlu günlerimin temelinde.İmkanım olsa da yitirsem kendi zihnimi diyorum bazen;oysa o taze kaldıkça bir sonra ki günden daha da emin oluyorum.Belki daha yalnız ancak daha onurlu!Hiç gördüm mü bilmiyorum?Kendimle hiç kaşılaştım mı? Bir ara olmuştu böyle bir an..Karanlık bir sokakta gölgeli bir yüzle ve pırlanta gibi parıldayan göz yaşlarıyla karşı karşıya kalmıştım.Ne yapacağımı bilmeden bizden o çok çok uzakta ki dostlara bakıp sırtını yine ben sıvazlayıp,yine ben öpmüştüm güzel yüzünü.Belki de ilk defa o gün anlamıştık hayat denilen yegane umudumuzun aslında yalnızca kendi başımıza oynadığımız bir köşe kapmaca olduğunu.Biz dilersek yaratıyorduk diğer yüzleri ve sesleri.İnsan ya işte,sıkılıyordu bir yerde!

Kıyamet kopmadı.Dünya durmadı.Güneş yere inmedi.Kimse ölmedi,kimse kaçmadı.Yaralılar ortalıkta kan revan içinde inlemedi.Herkes kendi köşelerinde kendinden kaçtı yalnızca ve belki de biraz da odanın ortasında dönüp durdan o başkalaşmış dünyalarından.

Bir gün bir diğerinin üzerine bindi ve sonra ki de onun üstüne ve sonra üç gün önce ki acı bugün sızıya dönüştü.Kanayan yerlerde şimdi yalnızca ufak tefek morluklar var.Uzun bir sancı,yakında arada bir uğrayan krizlere dönüşecek.Şimdi başa gelenin nihayi ağırlığının içinde bekliyoruz.Bir gün uyandığımda yalnızca yarında yaşıyor olacağım ve dün yalnızca kuru kanıttan başka bir şey olamayacak.Dilediğimde bir kıvılcımla küle döndürebileceğim dünleri ve buzdan heykeller yapacağım dilersem yarına.Yeter ki güneş bu defa sağ tarafımdan doğmasın!!Yeter ki bu defa kış bahar esintileriyle bizi avutmasın!!

8 Ocak 2009 Perşembe

ZEBİL




Soğukkanlı olacakmışsın.Vurduğu yerden kaklmayacak,biraz düşünüp öyle doğrulacakmışsın.Sebepsizlikleri sebep etmeyecekmişsin.Olgun olacakmışsın,durgun.Ha bir de elin yüzün parlayacakmış.Senin yüzüne bakınca karanlık ruhu aydın olsun olsun diye.Zevkine ambar yapacakmışsın,beyimiz külhan sansın kendini diye….Öyleymişte,böyleymiş..Hep bir haber ruhundan ancak;hep bir haberdarlık haline bürünmüş şu utanmaz.Bir de yalan söylemeyecekmişsin.Öyle diyor hünkarımız.Yüzünden düşsünde masken ne aydınlıkmış ruhun görsün cümle alem!!

Oysa haberi yok ki burada ki yıkılmışlıklardan.Bir duvar gibi önünde,öylece unutmuş insan olduğu günleri.Şu ruhsuz bedenini bir armağan zannediyor Tanrı’sından…Gülmek ne kelime kahkahalar atıyorum zavallıcığa.

Aç ve kanırmış vaziyette oysa hayata ve zevklere.Öyle kaybolmuş ki zamanında şuursuzluğun en derin köşelerinde,şimdi günah geliyor en güzel çiçeklerin kokusu bile.Kendini cezalandırıyor mu dersin?Hiç sanmam o denli farkında olduğunun.Belki korkmuşdur,sinmiştir,acımıştır,acıtmıştır…Kaçıyordur ya da kaçırılmıştır..Utanıyor mu yoksa!Yok,yook!En harici duygusu olsa gerek.

Kendi de has deli halbuki.Kondurmaz tabi kendine.Ne diyecek dersin,deliliğinin ilanını mı yakacak ortalıkta,temamen kabullenmek için…Yok tabi,hep böyledir ya!En büyük delilik yine akıllıyım demek belki..Farkında mıdır dersin?Yok anacım!Böyle fark olmaz…

Peki kim susturacak bu yavrucağı ya durulsun şu dalgalı denizi.Ha gayret çocuğum biraz daha çırpın batacaksın tam da olduğun yere.Bir bataklığa saplanmışsın zaten ne debelenir durursun inceden inceye.Kefili mi kaldı yavrucağın elinden tutup çekip kurtarsınlar şimdi…Nereden nereye be zebilim!Gün gelmiş idi de,sen konuşurdun cahil cesaret.Şimdi kaldırıp bakmışsın ki yeni günün güneşi vurmuş yüzüne de,te solundan aydınlatmış sağına gölgeni düşürmüş ağır ağır.Gelir sonun da ağlarsın on iki ayın son gününde.Yetiştirmişsin gözyaşlarını da sabahın ilk saatlerine.Korkma be oğlancıkta azcık soluyuver bir tutam erkeklik nezlinden.Zor tabi,ağacını yaşken vurmalıydı senin!

Dönmüş dolanmışta sırtına bir tutam ‘’ah’’eylemişler senin.Yankısı gelir kulaklarıma şimdi haziran gecelerinin.Duyuyor musun be mülksüz zebilim!Görüyor musun,dumanı tütüyor küllerimin!Bir bıçak altında bin bıçağa vurmuşlardı ya beni,işte o da benim bana ihanetim.